Merhaba, selam!
Yine yıllar geçti aradan. Devirler kapandı, devirler açıldı. Andromeda bir tık daha yaklaştı Samanyolu'na. Gezegenimiz biraz daha ısındı. Haziran'da da baya yağmur yağıyor artık. Hep böyle miydi, emin değilim, çok hatırlamıyorum.

Size yine genel olarak bir şeylerden bahsetmeye geldim. Öncelikle site'ye yaptığım değişiklikten hiç söz etmediğimi fark ettim. Beni okuyan sadık takipçilerim 'site'ye naptın ya' diye sorabilirler, haklıdırlar da. Eskiden çok bilinen bir site hosting kurumunda muhafaza ediyordum sitemi. Bunun sonucunda da onların verdikleri kalıpların içine sığmam gerekiyordu ve bu çok hoşuma gitmiyordu açıkçası. O yüzden biraz vibe coding sonrasında daha kendi istediğim gibi bir şeyler tasarladım ve pek de hoşuma gitti. Çoğu şey aşağı yukarı aynı kaldı, fakat en önemli değişikliklerin kısaca üstünden geçmek istiyorum:
1) Ana sayfada 'kaybol ve kendini bul' diye iddialı bir söz kullanman gerekiyor muydu ya da bu ne yea diyebilirsiniz, bir açıklık getirmeyi boynumun borcu bilirim. Çok eskiden bir kitap okumuştum, kitabın adı kaybolma kılavuzu'ydu. Bir kısmında şöyle bir pasaj vardı (hatta direkt arka kapağında): “O halde soru, nasıl kaybolunacağı. Hiç kaybolmamak, aslında yaşamamaktır; nasıl kaybolunacağını bilmemek sizi felakete sürükler... Önemli olan bütün dünyayı kaybetmek, onun içinde kaybolmak ve bütün bu aşamalardan sonra ruhunu bulmaktır.“ Çok hoşuma gitmişti, hala gidiyor. Ve o yüzden artık bir parçam.
2) İkinci nokta da, eğer en aşağıya doğru kaydırırsanız sayfayı, kayan yazılar göreceksiniz. Bunlar nedir diye de meraklanılabilir, anlatayayım: Uzun bir süredir hoşuma giden cümleleri bir kenara yazıyorum, ister kitaplardan olsun ister şarkılardan veyahut internette karşıma çıkan ya da arkadaşlarımla muhabbet ederken kullandığımız cümleler. Kayan yazılarda gördükleriniz tam olarak bunlardır. Aslında odama kayan yazı tabelası alıp orada kaydırtmak istiyordum ama nedense buralarda bulamadım. Biliyorum İstanbul'da olsam iki dakikalık iş ama burada nedense yok. O yüzden yapabileceğim en iyi ikinci şeyi yapıp bloguma koydum.
Evet, blog update'i bu kadar gibi. Sağda solda bir yerde bir easter egg de var, o da artık bulabilene.
Onun dışında bu sıralar kafamı kurcalayan konuların başında gitmek veya kalmak geliyor. Çok detaya girmeden biraz genel anlatmak istiyorum. Birtakım şeylerin sonuna geliyorum ve bir sonraki adımda karşıma gitmek veya kalmak gibi bir seçenek çıkabilir. Aslında düşününce buna benzer bir kararı daha önceden vermiştim ama o zamanki karar tam bir karar gibi değildi. Asla pişman olduğum da bir karar değil, sadece, biraz klişe olacak ama, her karar aynı zamanda bir vazgeçiş, 'yaşanmamış hayata övgü' muhabbetleri. Her neyse bu seferki kararı daha bilinçli bir noktadan veriyorum belli ki.

Tabii o zaman da en önemli soru: "acaba doğru kararı veriyor muyum?" Bu da herhalde insanoğlunun üzerinde en çok düşündüğü sorulardan biri. Doğru kararı verme konusunda en meşhur görüşlerden biri muhakkak Steve Jobs'ın Stanford'daki mezuniyet konuşması. Kendisine ne kadar inanır/güvenirsiniz bilemem ama kısaca bahsedeyim. Zamanında kendisi üniversitedeyken derslerinin yanında hiç de okuduğu bölümle alakası olmayan ama sadece ilgisini çektiği için kaligrafi dersleri almış. Daha sonra Apple'ı kurduğunda mac'in birden fazla güzel font'unun olmasını üniversitedeyken aldığı bu kaligrafi derslerine bağlıyor. Birkaç örnek daha veriyor da, kısacası şuraya varıyor: İleriye bakarak noktaları birleştiremezsiniz, sadece ileriden geriye dönüp baktığınızda geldiğiniz noktadan geriye doğru bağlayabilirsiniz noktaları. Böylece siz verebildiğiniz en iyi kararı verdiğinize inanın ve gelecekte noktaların bir türlü birleşeceğine inanın diyor. Açıkçası bana o kadar da mantıksız bir fikir gibi gelmiyor. Zaten en iyi kararı verdiğine inanmaktan başka yapabileceğin bir şey de yok ki. İnsan tabii ki bile bile yanlış bir karar vermez herhalde.
Ayrıca başka bir ülkeye veya şehre taşınınca çok mutlu olacağım ve bütün dertlerim bitecek düşüncesi çekici olsa da tamamen bir illüzyondan ibaret. Çok spesifik coğrafi problemler dışında, insanın muzdarip olduğu daha kendiliğinden temelli ya da hayatında genel olarak sahip olduğu problemler taşınınca geride kalmıyorlar tabii ki. İnsan nereye giderse kendiyle gidiyor, başka çaresi yok. Hoş, büyükler 'Tebdil-i mekanda ferahlık vardır' demişler ama atasözlerine de çok güvenmemek lazım.
Biraz konuyla alakasız olacak ama atasözleri hakkında bir şeyler anlatacağım. Bakalım siz ne düşünüyorsunuz, annemlere göre çok mantıksız. Şimdi ben bir ara bu atasözlerine baya takmıştım. Çünkü bence atasözleri ve de deyimler bir tür kılavuzdurlar, yani yol göstericidirler. Mesela doğdunuz, (okuma yazma bilerek doğdunuzu ve etrafınızda kimsenin olmadığını ve elinizde sadece bir atasözleri sözlüğü olduğunu düşünelim), ve etrafta rasgele yürüyorsunuz ve dünyanın nasıl işlediği hakkında hiçbir fikriniz yok. Birden çok susadınız ama etrafta su içebileceğiniz büyük bir su kütlesi yok, sadece damla damla akan bir su kaynağı var. O sırada mesela kılavuzuma göz attığımda görebileceğim 'damlaya damlaya göl olur' atasözü, bu suyun altına bir kap kacak yerleştirirsem bunun birikeceğini ve su problemi çekmeyeceğimi bana önceden bildirebilir. Burada çok gerçek anlamıyla kullandım ama daha mecazi bir örnek de verilebilir pekala, ateş için odun toplamak gibi. Kısacası atasözleri belli bir başlangıç durumu için size gelecekte başınıza ne geleceğini anlatır; sinirle kalkarsan zararla oturursun, acele iş yaparsan şeytan karışır bir şeyler ters gider, balık kaçmışsa büyüktür gibi gibi.
Şimdi benim olduğum noktayı aşağı yukarı anlatabildiysem, problemimim olduğu iki atasözünü söyleyebilirim. Bunlar 'iti an çomağı hazırla' ve 'iyi insan lafının üstüne gelir'. Bu iki atasözü de bir anda çıkıp gelen bir insanın huyunu anlatıyorlar, ama benim sorunum normalde atasözlerinin sağladığı 'kâhinlik' hizmetini bu ikisinin sağlamaması. Yani siz rasgele gelen bir insanın 'it' mi yoksa 'iyi' bir insan mı olup olmadığını önceden bilemiyorsunuz. Ve bence bu ikiyüzlülüktür, bir bakıma nabza göre şerbettir. Her neyse.
Evet, bu yazının hepsi bu ve az değil bence. Yine her telden çaldığım bir yazı oldu. Daha sonra tekrar da yazarım yani. baybayın.